Abdullah’ın Ankara Günleri


[ DERSİM 38 ]


Geschrieben von Bedran Bêdilî / Nasname am 11. Mai 2008 20:23:39:


Bazı okuyucularımız hep Abdullah’ı yazmamıza itiraz ediyorlar. Ben aynı kanıda değilim, hatta hep onu ve örgütünü sorgulamamız gerek diye düşünüyorum. Otuz yıldır Kürd sorununun önünü tıkayan, içinden çıkılamaz duruma getiren ayaklardan biri Öcalan ve örgütüdür. Bu aşılmadan bir adım ileri gidilemez.

Şu sıralar Türk tarafında çözülmeler ve sorgulamalar devam ediyor. Ergenekon ve devletin sol ayağı konusunda epey bir ilerleme var. Sol örgütlerin ve kişilerin derin devlet tarafından nasıl el altında tutulduğu ve lazım olduğu zaman nasıl kullanıldığı deşifre ediliyor.

Ama yanlış anlaşılmasın diye bir şeyi size yeniden hatırlatıyorum. “Sol” ve “devletin solunu” lütfen birbirinden ayırın. Pek çok lider ve sempatizan sol devlete ve sisteme karşı savaştı ve bu uğurda canını verdi. Devletin solu ise tıpış tıpış günümüze kadar geldi.

Bunu üç yazısında Hasan Cemal gibiler bir yanıyla deşifre ediyor.

Ama bütün bunları Hasan Cemal’in deşifre yazılarından çok devletin kasalarında saklanan sırların kısmen de olsa açığa çıkmasına, sır olmaktan çıkarılmasına borçluyuz.

Yani sol, devlet filtresinden geçmiş, kendisinden olmayan sol bertaraf edilmiş, geriye kalanı “kaos ortamı ve darbede kullanılmak” üzere el altında tutulmuştur.

Aynı durum Kürd ayağında da geçerli. Avni Özgürel’in yıllar önce söylediği “devlet treninin her kompartımanında bir başkası var” sözü çok şey ifade ediyor. Bu sözün altını doldurmak gerekirse bu kompatımanlardan birinde Kürdler vardı. Yani devletin Kürdleri.

Devlet kasalarında saklı olan bu sır hala “devlet sırrı” olarak bekliyor. Hiç şüphesiz bu sayfalarda yazılanlar okuyucuya ve Kürdlere bazı fikirler veriyor. Ama devlet kasalarında bekleyenler ortaya çıkmadan tam bir somut fikre ulaşmak neredeyse mümkün değil.

Buna rağman, iğneyle kuyu kazmak da olsa bu konunun üzerine gidilmeli ve bilinenler bıkkınlık da getirse anlatılmalıdır. Çünkü otuz yıllık bir kâbusla hesaplaşmadan, bu kâbusu atlatmadan Kürdlerin de Türklerin de dökülen kan ve bedellerin vicdanlar üzerinde bıraktığı irinli yarayla yaşaması mümkün değildir.

Bu anlamda eski dosyaların yeniden açılması ve doğru okunması gerekir. O dönemi yaşayanlar şimdi ellili yaşlarda ve dünyaya daha geniş bakabilecek olgunlukta.

Geçenlerde anlattığım Siverek’te Ferid Uzun ve Karakoçan’da Avukat Osman Aydın olayını hatırlarsınız. Ferid’in ölüm emrini Mazlum Doğan vermiş. Osman Aydın ise dikkati ve belki de tesadüfen ölümden kurtulmuş. Peki Aydın’ın infaz emrini kim verdi? Hiç şüphesiz çok yüksek yerlerdendi, yani devletten. İnfaza kim memur edilmiş? Kesire.

Buraya gelmişken, Kesire’yi yazmamak olmaz. Kendisi hayatta ve bütün bu yazılanlara cevap vermemekte ısrar ediyor. O suskun kaldıkça da yazılanların doğruluğunu onaylıyor demektir. Bütün Kürd kamuoyu Kesire’nin bu konularda artık yazmasını bekliyor.

Çünkü Abdullah’la yolunu ayırdığı zaman “bir gün konuşacağım, gerçekleri anlatacağım” diye söz vermiş kendisini tanıyanlara. Kime ve ne zaman söylediğini maalesef buraya “şimdilik” yazamıyacağım.

Daha önceki bildiklerimizi bir daha tazeleyelim. 1968 de Ankara Tapu’yu bitirdikten sonra hemen Diyarbakır’a atanıyor. Bir yıl kalıyor. İstanbul Çatalca’ya tayin yaptırıyor. Orada kaldığı bir yıl boyunca ne haltlar işliyor bilmiyoruz ama nasıl oluyorsa oluyor hukuk fakültesi öğrencisi oluyor.

Bir yıl sonra İstanbul’u ve tapu memurluğunu bırakıp Ankara’ya geçiyor ve hukuktan Ankara siyasala yatay geçiş yapıyor. Bu “yatay geçiş” normal yollarda mümkün mü değil mi onu bilmiyorum.

Mesela Soner Yalçın’ın Cem Ersever kitabında Neval Boz adlı kızcağızın Şam’dan Ankara siyasala “yatay geçişi” ni anlatırken çok önemli ipuçları veriyor. Meğer Şam üniversitesinden Türk üniversitelerine geçiş mümkün değilmiş ama generaller emredince oluyormuş.

Burada bir şeyi hatırlatalım. Yoksul bir aileden olan Abdullah nasıl olur da memurluğu bırakıp üniversiteye devam ediyor? Ankara’da okumak için epey bir maddi imkânı olması gerekmez mi?

Üstelik Abdullah siyasala pek de devam etmediği, “devamsız bir öğrenci” olarak notlar düşüldüğü biliniyor ve Ankara’da başını sokmadığı yer kalmıyor. Yani öğrencilik yapmıyor ama politikaya atılıyor. Camilere gidip namaz kılıyor, MİT’in kontrolündeki yayınevlerine uğruyor ve burada Avni Özgürel’le karşılaşıyor, Necip Fazıl’ı dinliyor, sol örgütlerin eylemlerine katılıyor, Kemal Burkay’ı ziyaret ediyor, Abdulmelik Fırat ile tartışıyor vs.

Yani her yerde var.

Bu arada “ordudan atılmış” Ağrı’lı Pilot Necati ile dolaşmaya başlıyor, ondan iki yüz bin lira hediye alıyor ve “silahlı bir örgüt kurma” fikrini her yerde anlatmaya başlıyor. Ağrılı ona iki yüz bin liranın kaynağını da “babadan kalma tarlanın parası” olarak açıklıyor.

Kızıldere olayında Abdullah’ın dağıttığı bildiriler o dönemde kendini “Şafak Gurubu” olarak tanıtan Perinçek ve arkadaşlarınındı ve bildiriyi Perinçek bizzat kaleme almış. İşin ilginç yanı da Perinçek’in o dönemde “en çok aranan solcu” olması.

Tutuklanma dönemini de Baki Tuğ en açık bir şekilde anlatıyor. Solcu yargılamasıyla ünlü bu savcı hiç bir iddianamesinde, hiç bir solcuyu serbest bırakmaktan yana talebi olmayan Tuğ, Abdullah’ın serbest bırakılması talebinde bulunuyor. Ve serbest kalıyor. Yıl 1972 dir ve Abdullah bir daha ne aranıyor ve ne de tutuklanıyor.

1978 e kadar elini kolunu sallayarak Ankara’da “silahlı bir örgüt” kurmak için bütün fırsatları kullanıyor. Pilot Necati ile Kürdistan seferleri yapıyor. Gittiği her şehire ölüm listeleriyle gidiyor. Bunlardan biri de Bingöl’dür. Bingöllü eski bir PKK linin anlattığına göre Pilot Necati ile Abdullah Öcalan bir tarihte bölgeye gelerek bir toplantı yapıyorlar. Ellerinde üç kişilik bir infaz listesi vardır. Üçü de en tanınmış Kürd gencidir. Ama Bingöllü gurup bu üç ismi katletmeyi göze alamıyor. Sonra da bir daha toplantı olmuyor ve üç genç ölümden kurtuluyor.

Çok merak edene tarihi ve isimleri bir dahaki yazımda verebilirim. Ama size bu “proje”nin sadece Siverek, Karakoçan ve Bingöl ile sınırlı olmadığını, baştan başa bütün Kürdistan’a yayıldığını söyleyelim. O dönemi yaşayanlar artık Kürdlerin TC sistemine karşı savaşı yerine PKK ile başbaşa bırakıldığını hatırlayalım. Devlet, rolünü onlara bırakmış, ortadan kaldırmak istediklerini bunlar eliyle ortadan kaldırmış, dağıtmak istediği örgütü bunlar eliyle dağıtmıştır.

Bana ulaşan bir diğer ilginç bilgi de Şahin Dönmez ile ilgilidir. Abdullah’ın Ankara gurubundan olan Şahin Dersim-Elazığ seferine çıkmış, çok ateşli “bağımsız, birleşik demokratik Kürdistan” nutukları atmış, o dönemde TC sistemine karşı öfkeli olan Kürd gençliği bir anda yeni bir kurtarıcı bulmanın tuzağına düşürülmüştür. Abdullah’ın da pek çok defa buralara geldiği, çok sayıda “örgütlenmeleri” kendi eliyle yaptığını bilen yoktur sanırım.

Kesire ile yollarının çakıştığı yıl ise uzak değil, Pilot’un Abdullah’ı örgütlediği yıllardır. Yani 1975-76.

Kesire’ye bir daha hatırlatalım. Benim birilerini “ajan” ilan etme gibi bir adetim yoktur. Ama on binlerce Kürd gencinin hayatına mal olan, milyonlarca Kürd’ün hayatını alt üst eden, yüzlerce ve binlerce Kürd insanının Abdullah ve örgütü tarafından katledilmişken benim bunları yazmamam vicdansızlık olur.

Bu sayfa bana olduğu kadar Kesire’ye de açıktır. Telefonu da vardır. Kendini aklama, Kürd kamuoyunu aydınlatmada kendisine düşeni yapmadıkça zan altında kalır, hakkında söylenenleri kabul anlamı çıkar. Otuz yıl sonra bu sorgulamanın zemini varken susmanın ne kendisi için ne de Kürdler için bir faydası yoktur.

Herkese evlilik ve “duygusal ilişkiyi” yasaklayan Abdullah Arabanlı İsmet’in elinden Kesire’yi kapıp nişanlanmıştır. Buna da “devrim nikâhı” demiştir ama Türk nüfus kayıtlarında “evlilik mazbatası”nı da almıştır.

Karakoçan’da Atatürk ve Cumhuriyet nutuklarıyla meşhur, devletin hizmetinde olmayı “görev” sayan, her 23 nisan ve 29 ekimde Kesire’ye Atatürk şiiri okutmayı “şeref” sayan Ali Yıldırım da Ankara’ya taşınmıştır. Kesire ile ilgili bir başka bilgi de şu: Elazığ kız meslek okulunda okurken aşırı Türkçülük ve Atatürk hayranlığıyla tanınması.

Bu yazının “komplo ve uyduruk” suçlamasıyla karşı karşıya kalmaması için Abdullah’ın “soluma Kesire’yi, sağıma Pilot’u koydular” dediği kendi yazılarında vardır. Dolayısıyla Kesire’ye burada söyleyeceğim sözün bana ait olduğunu söylemeniz mümkün değildir.

Kendisinin "ajan ve komplocu" olduğunu sabık eşi söylemektedir. Abdullah "objektif veya subjektif" demeyi nasıl olmuşsa ihmal etmiştir.

Bir başka araştırmada da Ali Yıldırım’ın “Abdullah’ı kontrol altında tutmak için Kesire ile evlendirildiği” bilgisi var ama bunun kaynağını bulmak epey zor olduğundan “doğru” diyemiyorum.

Ankara günlerini bilen herkes Abdullah-Pilot-Kesire ile temellerin atıldığı, bu ilişkilerin tamamen aydınlanmadıkça Kürdlerin de, Türk aydınının da “Kürd sorunu” konusunda sağlıklı bir düşünceye ulaşamayacağı kanaatindeyim. Bu üçlünün yan yana gelişi bir tesadüf mü, yoksa yan yana getirildiler mi? Bu sorunun cevabını hala kimse veremiyor.

Ali Yıldırımla ilgili bir kaç not daha: 1924 Şeyh Said olayında genç bir delikanlı iken devlet için “üzerine düşeni” yapmıştır. 1938 de de Zazaca, Türkçe ve Kurmancî’yi çok iyi bildiği, Dersim ve çevresini çok iyi tanıdığı için, General Abdullah Alpdoğan’ın yanında hiç ayrılmayan biri. Bunu yaşayanlar ve onu tanıyanlar anlatıyor, canlı tanıkları var.

Ona bir gün artık bu “görevi” yapmamasını söylemişler, “fakir fukaraya yazık” demişler. O gayet doğal bir cevap vermiş: “Ben sadece ağalarla şeyhlerle uğraşıyorum, onları ihbar ediyorum.”

Gel burdan yak!

Bütün bunların altından Uğur Mumcu gibi devletin adamı biri bile kalkamamışken ve hayatıyla ödemişken benim bu yazdıklarımın kıymeti harbiyesi var mı? Ama yine de söylemekte yarar var: Kürd soykırımlarında ve politikalarında bu gibi adamlar belirleyici oldular.

Sözümü bitirmeden bir bilgi daha eklemekte yarar var: Abdullah’ın anlattığı Dikmen, Çubuk, Tuzluçayır hava ile cıva. PKK Ali Yıldırım’ın evinde kuruldu.

Şahitlerim var!

10 mayıs 08





Antworten:


[ DERSİM 38 ]